|
PARATÜBERKÜLOZ
Dr. Öznur YAZICIOĞLU
Paratüberküloz, ruminantların Mycobacterium
paratuberculosis tarafından meydana getirilen ve bağırsaklar ile
bölgesel lenf düğümlerinin granülomatöz yangı ile karakterize kronik
enfeksiyöz bir hastalığıdır.
Etiyoloji
Mycobacterium paratuberculosis,
küçük (0,5x1,5 mikron), kısa ve kalın çomakçıklar şeklinde, hareketsiz,
sporsuz, kapsülsüz, Gram pozitif ve aside dirençli bir bakteridir.
Bakterinin en ayırıcı özelliği, in vitro gelişimi için ekzojen mikobaktine
bağımlılığıdır. Mikobaktin, mikobakteriler tarafından oluşturulan demir
taşıyan bir kimyasaldır ve bakterinin çoğalması için gereken respiratör
aktivitenin devamını sağlar.
Mycobacterium
paratuberculosis,
son yıllarda M.avium'un bir alt türü olarak (M.avium subspecies
paratuberculosis) sınıflandırılmaktadır. Etken, memelilerin tüberküloz
kompleksindeki patojenik mikobakterilere (M. tuberculosis ve M.
bovis) ve insanlarda leprosy’nin sebebi olan M.leprae’ya genetik
olarak benzer değildir. Ancak M. avium’a genetik olarak (% >99)
benzerdir. Bakteriyi M. avium’dan ayıran genetik özelliği, giriş
sekansı (IS900) denen kısa bir DNA elementinin çok sayıda kopyasının
varlığıdır. Bu yüzden klinik örneklerde M.paratuberculosis’in tespiti
veya kültürlerde bakterinin identifikasyonu için kullanılan genetik problar,
IS900’ün tayinine dayanır.
Bakteri, mikobaktin
üretme yeteneğinden yoksun olduğu için dış çevrede canlı kalamaz. Tabiatta
üreyip çoğaldığı tek yer, enfekte hayvanların makrofajlarıdır. Toprak ve su
örneklerinde bulunduğu taktirde, etkenin enfekte bir hayvandan kaynaklanan
fekal kontaminasyon yoluyla buralarda biriktikten sonra çoğalmaksızın
kaldığı kabul edilebilir.
Mukozayı infiltre eden makrofajlarda
sitoplazmayı dolduran bakteri kümeleri. ZNx1000 (Ö.YAZICIOĞLU. TAGEM /HS /98 /10/ 04/ 035’no’lu
proje. Patoloji Bölümü.BVKAE)
Mycobacterium paratuberculosis, ısı,
soğuk, güneş ışığı, kurutma ve dondurma gibi fiziksel faktörlere ve genel
dezenfektanlara dirençlidir. Ancak formalin, fenolik ve
kresilik dezenfektanlar, bakteri üzerinde etkilidir. Dış çevrede bakteri,
uzun periyodlarla canlılığını korur. Nehir suyunda 163 gün, göl suyunda 270
gün, sığır feçesinde ve toprakta 11 ay ve idrarda sadece 7 gün canlı
kalabilir. Feçes bakteriostatik, idrar bakteriosidal etkiye sahiptir. Bu
nedenle ahır gübresinde olduğu gibi feçes ve idrar karışımının organizme
uzun periyodlarla konakçılık etmesi, tek başına feçese kıyasla daha az
mümkündür.
Bakterinin,
türlere göre patojenitesi ve kültürel özellikleri farklı olan birkaç suşu
vardır. Her suş, sığır, koyun ve keçileri enfekte edebilir ve hastalık
oluşturabilir. Koyunlardan ve bazen sığırlardan izole edilen pigmentli bir
suş, dokularda ve kültürde sarı-portakal renginde bir pigmentasyon meydana
getirir. Ayrıca aside dirençli olmayan ve hafif dirençli formlar da
oluşabilir ve bunlar bazen şiddetli olarak etkilenen dokularda mikroskobik
olarak organizmlerin gösterilememesine sebep olabilirler.
Epizootioloji
Paratüberküloz, çoğunlukla sığır, koyun ve keçilerin bir hastalığı olarak
düşünülmesine rağmen tüm ruminantlar enfeksiyona duyarlıdır. Hastalık,
yabani hayatta ve hayvanat bahçelerindeki ekzotik hayvanlarda da bir problem
olarak tanımlanmıştır. Deneysel olarak büyük inokulumlar kullanılarak at,
domuz ve tavuklarda enfeksiyon oluşturulmuştur. Basiller, bu konakçılarda
çoğalabilir ancak klinik hastalık genellikle gelişmez. Bu yüzden enfekte
monogastrikler, organizmin asemptomatik taşıyıcıları olarak duyarlı
ruminantlar için bir tehlike oluşturabilirler. Hastalık, fare, sıçan, kobay,
gerbil, hamster, güvencin ve tavşanlara da bulaştırılabilir.
Genç hayvanlar
enfeksiyona erginlerden daha duyarlıdır. Yaşa bağlı bir direnç gelişir.
Basile maruz kalan genç hayvanların sadece 1/3’nin kronik olarak enfekte
olduğu hesaplanmıştır. Enfeksiyon, alınan basil sayısına ve konakçının
savunma mekanizmalarına bağlıdır. Enfeksiyonun oluşması için gereken basil
sayısı bilinmemekle birlikte morbidite oranları, organizmin az sayıdaki
alımının bile enfeksiyona neden olabileceğini göstermektedir. Erginler
enfekte olabilir ancak daha az oranda hastalık geliştirir ve enfeksiyondan
iyileşebilirler.
Bulaşma, genellikle
dışkıyla kontamine su ve yem maddelerinin sindirim sistemi yoluyla alınması
ile olur. Bakteri ile bulaşık gübre, enfeksiyonun başlıca kaynağıdır. Klinik
olarak hasta hayvanlar, her gram dışkıda 108 (100 milyon)
basilden fazlasını dökebilirler. Enfeksiyon generalize olduğunda, etkenler
süt, semen ve idrarla da çıkarılabilir ve intrauterin enfeksiyonlar
oluşabilir. Klinik olarak enfekte hayvanların %7’sinde organizm, sütle
çıkarıldığından buzağılar için, enfekte ineklere ait ya da feçesle kontamine
olmuş süt de potansiyel bir enfeksiyon kaynağıdır. Enfekte ineklere ait
fötüslerin %85’inden bakteri izole edilebilmesine rağmen intrauterin bulaşma,
doğal enfeksiyonun önemli bir sebebi olarak görülmez. Koyunlarda,
organizmin sütle çıkarılmadığı ve saha olaylarında intrauterin
enfeksiyonların oluşmadığı ileri sürülmüştür.
Patogenez
Oral enfeksiyonu takiben alınan
basiller, gastrointestinal kanalın mukozal yüzeylerine penetre olur ve
makrofajlar tarafından fagosite edilirler. Makrofajlar içinde basiller canlı
kalır ve humoral faktörlerden korunur. Peyer plakları mukozaya giriş
kapıları olarak hizmet eder. Etkenler başlıca ince bağırsakta lokalize olur
ve enfeksiyondan sonraki 2-3 ay içinde burada çoğalırlar. Böylece bağırsakta
granülomatöz karakterde bir yangının şekillenmesine neden olurlar. Afferent
lenf damarları ile bölge lenf düğümlerine taşınarak burada da benzer
karakterde bir yangıya yol açarlar. Konakçının direncine bağlı olarak ya
enfeksiyonun üstesinden gelinir ya da hayvanların bir kısmı sağlıklı bir
taşıyıcı olur. Taşıyıcı hayvanlarda etkenler, mukoza ve bölge lenf
düğümlerinde yerleşir kalır. Bazı taşıyıcı hayvanlar, asemptomatik olarak
yaşamları boyunca basilleri etrafa saçar ancak klinik hastalık
geliştirmezler. Enfeksiyona karşı oluşan bu tolerans, enfeksiyon sırasında
hakim olan immunolojik reaktiviteye bağlıdır. Hastalığın uzun inkübasyon
periyodundan dolayı, subklinik olarak enfekte hayvanları gerçek asemptomatik
taşıyıcılardan ayırmak zordur. Ancak enfeksiyona toleransta bir azalma
olduğunda, taşıyıcıların bir kısmında da hipersensitivite ve hücreye bağlı
immünite gelişir, mukozal lezyonlar ilerler ve klinik tablo ortaya çıkar.
Hastalığın son devrelerinde ise anerji gelişir ve enfekte makrofajlar göç
ederek bakteremiye sebep olurlar. Makrofajların göçü, migrasyon inhibisyon
faktörlerinin kaybından dolayıdır.
Kronik enfekte bir
sürüde hayvanlar, klinik hasta, subklinik ve enfekte olarak sınıflandırılır.
Enfeksiyon ve hastalığı ayırmak gerekir. Çünkü enfeksiyon her zaman
hastalığa sebep olmayabilir. Subklinik enfekte hayvanlar, hastalığın kontrol
ve eradikasyonunda en büyük engeldir. Enfekte hayvanlar, hücreye bağlı,
humoral, hem hücreye bağlı hem de humoral bir cevap ya da anerji
gösterebilirler. Genellikle hücreye bağlı ve humoral immunite arasında ters
bir ilişki mevcuttur. Başlangıçta hücreye bağlı bir immun cevap (tuberküloid)
vardır. Hastalık ilerledikçe (lepromatöz devre), ölen makrofajlardan
basillerin salınmasıyla başlatılan humoral bir immun cevap gelişir. Sonunda
anerjiye ulaşılır. Hücreye bağlı ve humoral cevaplar artık tayin edilemez.
Bu immunolojik cevaplar, klinik özelliklerden bağımsız oluşur ve klinik
spektrum süresince herhangi bir zamanda görülebilir.
Kronik olguların başlıca klinik
bulgusu olan diyarenin patogenezi komplekstir. Diyare, lamina propriadaki
immun cevapın sonucu olarak gelişen villöz atrofiye ilgilidir. Çünkü
makrofajlar tarafından fagosite edilen basillerin intraselüler canlı kalışı
ve engellenemeyen çoğalması, makrofajlardan bölgeye yangı hücrelerini çeken
eriyebilir faktörlerin salınmasına sebep olur. Böylece mukozada gelişen
kronik yangı, damarlarda ve lenfatiklerdeki drenajı engeller ve plazma
proteinlerinin bağırsak lumenine sızmasına yol açar. Ayrıca villöz atrofiden
dolayı amino asit alımı engellenir. Protein kaybı ve amino asit
malabsorpsiyonu, kronik enfeksiyon süresince hayvanın zayıflamasına sebep
olur.
Klinik Bulgular
İnkübasyon periyodu uzun ve
değişkendir. Hastalık, 1-2 yaşın üzerindeki herhangi bir yaşta görülebilir.
Genç hayvanlarda hastalık nadirdir ve sadece kötü bakım koşulları ile
birlikte yüksek enfeksiyon oranına sahip sürülerde oluşur. Klinik hastalık,
yavaş seyirli kronik subklinik bir enfeksiyonun son devresidir. Doğum, nakil,
beslenme yetersizlikleri ve fazlalıkları, fazla süt verimi, paraziter
enfeksiyonlar ve eş zamanlı hastalıklar, nemli ya da mineral yönünden
yetersiz meralarda otlatma gibi faktörler, hastalığın ortaya çıkışını
hızlandırır. Toprağın yüksek kireç miktarı ve yüksek pH’sı da klinik
bulguların şiddetini etkiler. Kireçten zengin alkalin topraklarda bakılan
sürüler, yüksek enfeksiyon insidansına sahiptir fakat az oranda klinik
hastalık gösterirler. Bu sürüler, toprağın asidik olduğu bölgelere
götürüldüklerinde ise hastalık şiddetli ve öldürücü seyreder .
Paratüberkülozun tipik klinik
bulgusu, tedaviye cevap vermeyen, kronik ya da aralıklı diyaredir. Fakat
iştihada bir azalma görülmez. Diyare, dehidrasyon ve kronik kilo kaybına
sebep olur. Hastalığın son dönemlerinde iştiha kaybolur. Ventral ödem, aşırı
zayıflama ve genel halsizlik vardır ve hastalık ölümle son bulur Klinik
seyir, 3-6 ay ya da daha uzun sürebilir. Koyun ve keçilerde diyare,
hastalığın son dönemleri hariç genellikle yoktur ya da dışkı yumuşak
peletlidir. Kronik kilo kaybı ve genel halsizlik, bu hayvanlarda görülen
yegane klinik bulgular olabilir. Klinik hastalığın seyri koyun ve keçilerde
daha hızlıdır. Subklinik enfeksiyon, gluteal ve femoral kasların yetersiz
gelişimiyle kendini belli eder.
Makroskobik Bulgular
Klinik tablonun
şiddeti ile lezyonların şiddeti arasında bir uyum yoktur. Bazen klinik
hastalık sonucu ölen hayvanlarda, lezyonlar kolayca gözden kaçabilecek kadar
az olabilir. Buna karşın sağlıklı görünen hayvanlarda da şiddetli bağırsak
lezyonları bulunabilir. İleri derecede hasta hayvanlarda kaşeksi, yağ
depolarında jelatinöz atrofi, intermandibular ödem ve vücut boşluklarında
seröz transudasyon bulunur. Primer lezyonlar, gastrointestinal kanal ve
bölgesel lenf düğümlerinde gözlenir. Spesifik bağırsak lezyonları,
duodenumdan rektuma kadar oluşabilir ancak genellikle ileumun son kesiminde
görülür. İlk lezyonlar ileosekal valvül bölgesinde oluşursa da makroskobik
lezyonlar tanı için yetersizdir. Bağırsakta gözlenen başlıca değişiklik,
diffuz hipertrofidir. Bağırsak duvarları normalin 3-4 katı kalınlaşmış,
bazen ödematöz ve mukozal yüzey kalın, kaba, enine kıvrımlıdır. Şiddetli
olgularda, bu mukozal kıvrımlar bağırsağı germekle düzeltilemez ve kıvrımlar
arasındaki mukoza konjesyone ya da ülserleşmiş olabilir. Az şiddetli
olaylarda, mukoza granüler görünüşte ya da diffuz olarak matlaşmıştır.
Mukozada gözlenen en erken değişiklik, etimsi ya da kadife benzeri hafif
kalınlaşmadır. Bu değişiklik, koyun ve keçilerde sık gözlenir. Lezyonlar,
diffuz ya da segmental olabilir. Bağırsak serozası, subseröz ödem ve
sellülarite nedeniyle hafif granüler ve diffuz şekilde mat görünüştedir.
Bakterinin pigmentli suşları ile enfekte hayvanlarda, mukoza ve lenf
düğümlerinde sarı-portakal renginde pigmentasyon görülmüştür. İlerlemiş
olaylarda koyun ve keçilerde, bağırsak mukozası üzerinde boz-sarı renkte
nekroz odakları ve ülserler veya sert ve bazen kireçlenme gösteren
nodüllerin görüldüğü de bildirilmiştir.
Lenfatik lezyonlar,
lenfadenitis ve lenfanjitisi kapsar. Mezenterik ve ileosekal lenf düğümleri
büyümüş, solgun görünüşte, kesit yüzleri ödemli ve kortikomedullar sınır
kaybolmuştur. Kesit yüzünde sarımsı renkte, kumlu görünüşte nekrotik ve
kireçlenmiş odaklar da gözlenebilir. Bağırsaktan mezenteryum boyunca lenf
düğümlerine seyreden lenfatik damarlar, kalınlaşmış beyaz kordonlar şeklinde
izlenirler. Bazen lenfanjitis görülebilen tek makroskobik bulgu olur ve
hastalık için tanıda özel bir önem taşır. Bazen de makroskobik olarak
dikkati çekmez. Koyun ve keçilerde lenfatikler, fokal granülomların sonucu
olarak sert hatta kalsifiye düğümler şeklinde kalınlaşma gösterebilirler.
Teşhis
Paratüberkülozun
teşhisinde, kesin bir diagnostik yöntem bulunmamaktadır. Dışkının ve mukozal
smearların Ziehl-Neelsen tekniği ile boyanması, basillerin varlığını ortaya
koymada kullanılan en basit ve kolay bir yöntemdir. Basiller, mikroskop
sahasında kümeler halinde ya da makrofajlar içinde görülmelidir. Tek ya da
çift basiller, bağırsak yüzeyinden bulaşmış saprofitik bakterileri
gösterebilir. Tek bir fekal örneğin mikroskobik muayenesinde, olayların
sadece yaklaşık üçte birinin doğrulanabilmesi, bu tekniğin kullanımını
sınırlar.
Enfeksiyonun teyidi,
nekropside makroskopik ve mikroskopik patognomonik lezyonların bulunmasına
ve M.paratuberculosis’in kültürde izolasyonuna dayanır. Histopatoloji,
bağırsağın M.avium, M.bovis ve M.paratuberculosis
enfeksiyonlarını ayıramaz. Dışkı ya da dokulardan organizmin izolasyonu,
enfeksiyonun kesin teşhisini sağlar. Ancak kültürel metodlar, tüm subklinik
enfeksiyonları tayin edemediği ve basilin izolasyonu için en az 2-3 ay gibi
uzun bir inkübasyon periyodu gerektirdiğinden sınırlı bir değere sahiptir.
Mikrobiyolojik kültür, sadece her gram dışkıda 100 basilden fazlasını döken
hayvanlarda enfeksiyonu tayin edebilir ve bu yüzden yalnış negatif sonuçlar
verebilir.
Son yıllarda gen
problarına dayanan polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi, basil sayısı az
olan klinik örneklerde bile mikobakterilerin spesifik ve hızlı
identifikasyonuna imkan vermesi nedeniyle güvenilir bir uygulama alanı
bulmuştur. Testin spesifisitesi, M. paratuberculosis ve diğer
mikobakterileri özellikle M.avium grubundakileri ayırabilir. Ancak bu
test, oldukça yüksek sensitivite ve spesifisiteye sahipse de uygulaması zor
ve pahalı olduğundan tüm teşhis laboratuvarlarında kullanılamamaktadır.
Paratüberkülozun
teşhisinde karşılaşılan en önemli güçlük, tüm enfekte hayvanları identifiye
edecek doğru ve duyarlı diagnostik testlerin yokluğudur. Humoral immuniteyi
tayin etmek için daha çok agar gel immunodiffusion (AGID), enzime bağlı
immunosorbent assay (ELISA) ve komplement fikzasyon test (CF) gibi serolojik
testlerden, hücresel immuniteyi tayin etmek için johnin ya da avian
tuberculin gibi intradermal allerjik testlerden, lenfosit blastogenezis
testi ve Y-interferon
testten yararlanılmaktadır. Ancak mevcut serolojik ve immunolojik testlerin
çoğu, önemli sayıda yanlış pozitif ve negatif sonuçlar verdiğinden, bu
testlerin diagnostik kullanımı da sınırlı bir değere sahiptir.
Kontrol ve Eradikasyon
Paratüberkülozun
kontrol ve eradikasyonu, hastalığın uzun inkübasyon periyodu ve mevcut
diagnostik testlerin yetersizliğinden dolayı güçtür. Sığırlarda sürü bazında
hastalığın kontrolü, enfekte hayvanların eliminasyonuna, hastalığın
yayılmasını önleyici hijyen tedbirlerinin alınmasına ve bazı durumlarda,
kalan hayvanların direncini arttırmak amacıyla yapılan aşılamalara dayanır.
Bu amaçla birçok kontrol programları geliştirilmiştir. Yaygın olarak
kullanılan bir yöntem, serolojik ve/veya allerjik testlerin kullanımı ile
taşıyıcı hayvanların identifikasyonu, kesime gönderilmesi ve kalan
hayvanların birbirini izleyen iki test sonucu negatif oluncaya kadar 6 ayda
bir teste tabi tutulmasıdır. Ancak her 6 ayda bir dışkı kültürü yapılarak
basil çıkaran tüm pozitif hayvanların ve son yavrularının kesimi daha tercih
edilen bir metottur. Bakterinin koyun suşlarının dışkıdan izolasyonu güç ve
dışkı kültürü için yapılacak masraf hayvanın değerinden yüksek olduğu için
koyunlarda, bu metot kullanışlı değildir. Küçük ruminantlarda aşılama,
hastalığın kontrolünde uygulanan en yaygın stratejidir. Sığırlarda,
immunizasyonu takiben tüberkülin teste karşı kros reaksiyonun gelişmesi, aşı
kullanımını sınırlayan önemli bir faktördür.
Aşılama,
hastalıksız sürülerde profilaktik bir tedbir olarak uygulanmaz. Aşılamanın
istenmeyen özelliklerinden biri, inokülasyon yerinde yangısal bir ödem ve
sonradan fibrokazeöz bir nodülün oluşmasıdır. Canlı aşıların kullanımı
halinde, canlı organizmler aşılamadan yıllarca sonra bile nodüller içinde
bulunabilir. Aşılama tam bir bağışıklık vermez. Aşılı hayvanlar, klinik
hastalık geliştirebilir, subklinik enfekte veya taşıyıcı olabilir ya da aşı,
hayvanı klinik hastalıktan koruyabilir veya klinik hastalığı geciktirebilir.
Koyunlarda yapılan deneysel çalışmalar da aşılamanın, enfeksiyonu
önlemediğini ancak bağırsak duvarında basillerin çoğalmasını ve lezyonların
klinik formlarla ilişkili daha şiddetli formlara ilerlemesini sınırladığını
göstermiştir. Bakterin ile oluşturulan antikorlardan ve gecikmiş tip
hipersensitiviteden dolayı aşılı hayvanlar, dışkı kültürü dışındaki tüm
diagnostik metotlara cevap verirler ve bu cevaplar, enfekte
hayvanlarınkinden ayırt edilemez. Bu yüzden aşılama uygun şekilde
yapılmadığı taktirde, sürü durumunun yanlış yorumlanmasına ve hastalığın
daha fazla yayılmasına sebep olabilir. Enfekte sürülerde, aşılama
programının hijyenik bakım tedbirleri ile birlikte uygulanması önerilir.
KAYNAKLAR
-
Chiodini, R. J., Van
Kruiningen, H. J., Merkal, R. S. (1984) Ruminant paratuberculosis (Johne's
disease): The current status and future prospects. Cornell Vet., 74 :
218-262.
-
Jubb, K.V.F., Kennedy,
P.C., Palmer, N. (1993) Pathology of Domestic Animals. Vol.2, 4 th edition,
Academic Press, San Diego, p. 247-252.
-
OIE (2004) Manual of
Diagnostic Tests and Vaccines for Terrestrial Animals, 5 th
edition, Paris, France, p.347-359.
-
Ramon, A.J., Jordi, C.
(1993) An economic and epidemiologic simulation of different control
strategies for ovine paratuberculosis. Preventive Veterinary Medicine, 15
: 101-115.
|